Salı, Temmuz 22, 2008

Vasatlar için iş fırsatı: Internet

Ne mutlu biz Türkler'e ki Internet gelişiyor, büyüyor, kıymeti kendinden menkul birtakım değer zincirlerinin oluşmasını hazır kimse sorgulayamıyorken donanımsız ya da orta seviyede donanımlı kişilere iş olanağı sağlıyor. Okumayan, kötü okullarda okuyan ya da başarısız nice insanın "artık yeni dünya düzeninde okulların, diplomaların önemi yok" kılıfının içine girebilmesine olanak sağlayan Internet eksenli "iş" dünyası, aslında kalitesiz ve özensiz işler diyarı haline gelmekte.

Yeni dünya düzeninde, evet belki gerçekten de okulların, diplomaların önemi eskisine göre daha azdır ancak temel formasyon olarak "yazılmış olanı okuyabilme, okuduğunu kavrayabilme, kavradığına beklenen şekilde cevap verebilme" gibi bazı olmazsa olmazları kişiye kazandırma açısından hala okul, eğitim önemlidir.

Gözlemim şu:
Eğer bir şirket eskaza bir ucundan ya da her tarafından Internet'e temas ediyorsa, hem o şirketin içindekiler hem de dışındakiler orayı "fırlama, zehir gibi gençlerin çalışma alanı" olarak görüyor. Oysa gerçek bambaşka: Nice vasıfsız insan buralarda istihdam ediliyor. Nice dil bilmeyen ama bilirmiş gibi yapan kişi bu yapılar içerisinde varlığını idame ettirebiliyor. Bir de Internet işi (ya da daha havalı durması adına "Teknoloji işi"diyelim) yapanların ellerine geçmiş bir "kakafoni" kozu var ki o en acısı. O işin içindekilerden başka pek az insanın anlayabilmesine ve böylece anlayanların anlayamayanlara kısa süre için de olsa hava atabilmesine olanak tanıyan o üç harfli kısaltmalar, söyleyenin bile ne olduğunu nadiren bildiği bazı İngilizce kelimeler, başka bir yapıda kendisine yer bulması imkansıza yakın olabilecek pekçok kişinin; bu kaotizm ve karşıdakinin aptal yerine konmaktan duyduğu kaygı nedeniyle öyle veya böyle aynı yapılar içerisinde kendilerine uzun yıllar yer bulmalarına imkan veriyor.

Bakıldığında Türk Internet dünyasında iş modeli anlamında ve ticari anlamda ciddi bir başarı henüz yok. Kimileri bunu halen Internet'in gelişmekte olduğuna bağlayabilecekken bence bunun sebebi, bu sektörde istihdam edilen kişilerin son derece vasıfsız ya da kalitesiz ya da yaratıcılıktan uzak olmaları.

Bir diğer istihdam edilen kesim ise, Internet sektörünün bu açığını farketmiş ve işveren konumundaki başka birileri bunu farkedene kadar bu düzenden nemalanma stratejisine odaklanmış uyanıklar.

Üçüncü bir grup olan "Internet manyakları" var ki bu kategoriyi anlamak mümkün değil. Bu kitle, birbirine çok benzeyen, prototip 22-30 yaş arası kişilerden oluşmakta. Bunların yaşça biraz daha semiz modelleri de var elbette. Bu "Internet manyakları", sohbetlerinin içerisinde Internet'e dair herhangi bir öğe bulundurmayan cümle kurmakta zorlanıyorlar. Twitter, FriendFeed, Flickr, ot, bok vs gibi birsürü ürünün hepsini eşzamanlı olarak kullanabilmeyi, roket kullanabilmek sanıyorlar. Hayatlarını aslında dünyada değil, Internet'te yaşıyorlar ve Internet'e hakettiğinden epey fazlaca bir kıymet biçiyorlar, bir paralel evren olarak görüp fetişizm boyutunda duygular besliyorlar ona karşı. Ethernet kablolarını çektiğinizde ya da kablosuz modemlerini kapattığınızda verdikleri tepki, akvaryumdan ya da denizden alıp suyun dışına çıkarttığınız bir balığın 30 saniye içerisinde vermeye başladığı tepkiyle neredeyse aynı oluyor. Nabız yükseliyor, kalp hızlanıyor, bir süre sonra oksijenle beslenemeyen beynin ölümü gerçekleşiyor. Offline kalan bir "Internet manyağı" da "offlinelaşmanın" hemen ardından ya uyumak için yatağa, ya da def-i hacet için tuvalete giriyor. Bu kategoridekiler de genellikle "kendi işlerini" kuranlar oluyor. İlk iki klasmana göre yine daha naifler. Kendileri çalıp, kendileri söylüyor, en fazla sektörel bazı yayınlarda arz-ı endam eyleyip bireysel şöhret avcılığı yapmanın yanında bir tür "Übermensch" edasıyla, bizden önceki jenerasyonun neredeyse "Klingonca" diye tabir edeceği bir dil konuşuyorlar. (Ve de pekçoğu elektronik müzik dinliyor.)

Tüm yazıyı şöyle özetleyebilirim:
Türkiye'de Internet şirketlerinin çalışan profili ve kalitesi son derece düşüktür. Konjonktürel karambolaj içerisinde birtakım uyanıklar da sektörden maaş almaya devam ederler. Bu sebeple de Türkler'in Internet şirketleri asla ve asla ses getirici bir açılım ya da buluş ya da iş modeli ortaya koyamaz. Ancak yurtdışı işlerin imitasyonlarına rastlarız ki onlar da çoğunlukla kötü kopyalardır.

Gönül insanı O.P ile de 2007 senesinin bu zamanlarında konuştuğumuz bir konu olarak şunu ekleyebilirim:
Internet, teknoloji, mühendislik gibi işler metodoloji ve katı planlama gerektiren işlerdir. Irksal "esnaf" genlerimiz ile ciddi bir çelişkidir bu.

Salı, Aralık 11, 2007

Efe Rakı'dan interaktif dansöz


Efe Rakı'nın yeni interaktif iletişim çalışmasını bugün farkettim (Dolayısıyla belki de uygulamanın kendisi pek de yeni olmayabilir). Alkollü içecek dünyasına ait markaların, özellikle de rakı markalarının interaktif uygulamaları son dönemlerde oldukça ilgi çekici ve de eğlendirici olmaya başladı. Hatırlarsan bir de Mercan Abi ile Mercan Rakı keyfi vardı. Mercan Abi bu adreste ikamet etmekte, kısa bir ziyaretinden memnun olacaktır.

Efe Rakı'nın "Çal Oynasın" çalışması ise, Sting'e oryantal yaptıktan sonra şöhreti bulan Nuran Sultan'ın senin için göbek attığı bir oyunumsu. O göbek atarken sen de ritme uygun olarak ya gerçekten "şak şak" el çırpıyorsun (mikrofon gerektiriyor), ya da klavyenin yardımıyla -daha doğrusu sadece space tuşu yardımıyla- sanal alkış tutuyorsun. Arada bir de Efe'lenmen isteniyor senden, bu durumda da space tuşunu kırma riskini göze alarak "fırfır" yapıyor, efelik barometresini doldurmaya çalışıyorsun.

Faydası var mı bu çalışmanın? Marka ile aranda bağ kurma yolunda birkaç tuğla daha koymanın ötesinde bir faydası yok. Ancak daha da önemlisi, muhtemelen bunun ötesinde herhangi bir fayda vaadi de sözkonusu değil. Eğlendiren, eğlendirirken insanın aklına rakıyı getiren, markanın renk dünyasını görsellik ile tekrar hatırlatan ve yıllar boyunca Yeni Rakı'nın tekelinde bulunan kategorik sahipliği kendi yarısahasına çekmek için çabalayan bir interaktif kurgu, kampanya ya da çıtır çerez... Her ne dersen artık...

Ben beğendim, yapanları, akıl edenleri takdir ettim.

Salı, Eylül 18, 2007

Tebrikler Pegasus

Ben ve Pegasus Havayolları dışında bu konunun başka kimler için, ne kadar önem içerdiğini pek hissedemiyorum ama "müşteri memnuniyeti" ilkesini doğru özümsemiş ve özümsemekle kalmayıp bunu uygulamaya da geçirebilmiş bir şirket olarak Pegasus Havayolları'nı tebrik etmek, kutlamak istiyorum.

Bu kutlamanın birinci dereceden sahibi bizzat Ali Sabancı ve devamında da Pegasus Havayolları'nın mali işlerden sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Serhat Ulga'dır. Bu satırları okusalar da okumasalar da kendilerine bir kez de buradan teşekkür etmek istiyorum.

Az sonra aşağıda okuyacağınız e-posta trafiğinin son halkası olan Ali Sabancı, kendisine göndermiş olduğum e-postayı Serhat Ulga ile paylaşmış ve muhtemelen de ya benimle irtibata geçmesini rica etmiş ya da Serhat Bey, kendisine ulaştırılan e-posta mesajımı okuduktan sonra kendi inisiyatifi ile beni arama yoluna gitmiş. Detayı çok önemli değil, önemli olan ilgilenmiş olmaları.

E-posta mesajları aşağıda. Mesaj trafiğini akış sırasıyla anlayabilmek için en sondaki mesajdan en yukarıdaki mesaja doğru gelerek okumanız gerekiyor.

------------

Sayın Ali Sabancı,



Geçtiğimiz günlerde fikir almak amacıyla Sayın Şükrü Kızılot’a yazdığım bir maili ve kendisinin konu ile ilgili cevabını sizinle paylaşmak istiyorum.

Müşteri memnuniyeti konusundaki yüksek hassasiyetinizi bildiğimden konuyu doğrudan sizinle paylaşmayı uygun buldum.



Konuyu Şükrü Bey’e sormamın nedeni de tamamen işin mevzuat ve vergi boyutu hakkında netliğe kavuşma amaçlıydı.

Yoktan, sıfırdan ya da sıfıra yakın bir noktadan, adeta küllerden doğan Pegasus markasını sizin için yüksek kar getiren bir yatırım olarak görme arzumun yanında bunun ötesinde milli bir değer olarak da görmek isteyen kesimden bir birey ve daha da önemlisi “tüketici” olarak bütün içerisindeki ufak bir pürüz yüzünden koca bir markanın lekelenmesi emin olun ki sizin kadar benim de içime sinmez.



Birey olarak herhangi bir telafi talebinde bulunuyor değilim, lütfen yanlış anlamayınız.

Sadece bu soru işaretini gidermeye çalışıyorum.



Aşağıda bahsi geçen olayın detayları hakkında bilgi ihtiyacınız olursa mail ya da aşağıda yazılı telefonlarım aracılığıyla bana herzaman ulaşabilirsiniz.

Konu ile ilgili olarak benim bir yanlışım veya bilgi eksiğim varsa da bunu paylaşmanızı rica ederim sizden.



Bu mailimi, Pegasus markasının daha daha iyiye ve çok daha ilerilere taşınabilmesi amacıyla kaleme alınmış bir gerbildirim metni olarak almanız ricasıyla ve saygılarımla,





Mehmet Kıvanç Önder







--------------------------------------------------------------------------------

From: Prof.Dr.Şükrü KIZILOT
Sent: Thursday, August 30, 2007 1:18 PM
To: Mehmet Kıvanç Önder
Subject: RE: Exccess luggage ücretinin belgesi olmaz mı?



Sayın ÖNDER,



Mailinizi ilgi ile okudum.



Düzenlenen belgeyi görmediğim için net bir açıklama yapamam ancak yazdıklarınızdan Vergi Usul Kanunu’na aykırı belge düzenlendiği sonucu çıkıyor.



Belirttiğiniz şekliyle, olay ayrıca hapis cezasını da gerektiren bir fiil. Ayrıntılı bilgi ve belge olursa daha net açıklama yapabilirim.



Selam ve saygılar,



Prof.Dr.Şükrü KIZILOT



-----Original Message-----
From: Mehmet Kıvanç Önder
Sent: Tuesday, August 28, 2007 10:55 AM
To: Şükrü Kızılot
Subject: Exccess luggage ücretinin belgesi olmaz mı?
Importance: High



Sayın Kızılot,



Haziran sonunda yaşadığım bir konuyu sizinle paylaşmak istiyorum.

23 Haziran günü Göcek’te gerçekleşecek bir düğüne katılmak için 20 Haziran günü akşamüzeri saatlerindeki bir Pegasus uçağıyla Dalaman’a uçacaktım.

Uçuş saatinden yeteri kadar önce havaalanında oldum.

Uçuşu kardeşimle birlikte yapacaktık ve bir düğüne katılacağımız, bu bahaneyle de birkaç gün tatil yapacağımız için 2 valiz eşyamız vardı.

Check-in yaptırmak için kontuara gittik, görevli vaizleri tarttı ve fazla yük olduğunu belirtip ödeme yapmam gerektiğini söyledi (bu konuyla ilgili olarak da dün gazetenizde bir yazı yazılmıştı).



Ödemenin yapıldığı yere gidip ödemeyi yaptım.

Karşılığında ise sıradan bir printer çıktısı kağıt aldım. (Elbette bunun hiçbir resmiyeti yoktu)

Tahsilatı yapan Sina isimli hanımefendiye “mali geçerliliği olan herhangi bri belge vermiyor musunu?” diye sorduğumda, oldukça avam ve bilgisiz bir üslupla “bu kağıdı masraf olarak gösterebilirsiniz” cevabını verdi.



Bunun üzerine kendisine alanda bu konu ile ilgili kendisinden daha yetkili birisi olup olmadığını sorduğumda ise verdiği cevap “ben süpervizörüm” oldu.

Elbette bunu da pek anlayamadım.



Olayın gelişimi aslında uzun zamana yayıldı ancak kısa kesmek adına atlayarak yazıyorum.

Hanımefendi belli ki oldukça bilgisizdi, muhtemelen de yeni “süpervizör” olmuştu.

Fazla yükümü taşımak için benden tahsil ettikleri ücretin hiçbri belgesi yoktu.

Zaten bu olası durumu da ödeme için gişeye giderken tahmin ettiğimden nakit yerien kredi kartıyla ödeme yolunu seçmiştim.

Ancak ortada hiçbir mali belge yoktu.



Son bir ümitle hanımefendiye “Pegasus’un genel müdürünün ismini öğrenebilir miyim?” sorusunu sorduğumda “Ali Sabancı” deyiverdi.

Muhtemelen ya bilmiyordu ya da yukarılardan bir isim söylediği zaman benim kendisiyle irtibata geçme fikrimden cayacağımı sanıyordu.

Bilgilenmesi amacıyla, kendisine genel müdürlerinin Ali Bey olmadığını, başka bir kişi olduğunu ancak ismini hatırlayamadığım için kendisine sorduğumu ifade ettim ve son olarak da kendisinin ismini alıp uçağıma binmek üzere hareketlendim.



Keyifli bir Göcek tatiline, Pegasus’un uygulamadaki bir problemi veya bunun bana ve benim gibilere bir problem şeklinde yansımasına meydan veren kötü eğitimli kişilerle başlamak zorunda kaldım.



Bu konuyu size yazmamın sebebi ise, konunun magazinel boyutundan ziyade mali ve vergisel boyutu.

Havaalanında exccess luggage için tahsil edilen paraların karşılığında herhangi bir belge verilmiyor olması sözkonusu olabilir mi?



Saygılarımla,





Mehmet Kıvanç Önder

Çarşamba, Temmuz 25, 2007

Türkiye Hürriyet'tir

Benim de çalışanı bulunduğum Doğan Grubu bünyesindeki pekçok yayın organından biri ve Türkiye gündeminde hem en çok tepki çeken hem de bir o kadar çok okunan gazete olan Hürriyet'in yeni reklam filmi bir süreden beri yayında. Kabul ediyorum, biraz Ramazan Bayramı döneminde yayınlanan ve yaşlı insanların oynadığı, fonda duygulu bir müziğin mutlaka olduğu şeker reklamlarındaki enjekte gözyaşı akıtma kaygısı var. Fakat şartsız koşulsuz eleştirmektense reklamın mesajına odaklanmayı tercih ediyorum.

Ferzan Özpetek'in çektiği bu alışılmıştan oldukça uzun reklam filminde, Türkiye bir aile ile özdeşleştirilmiş ve aile fertlerinin arasında yaşanan fikirsel ayrılıklar, dev perdeye yansıtıldığında bu ülke insanları arasındaki fikir ayrılıklarına dikkat çekilmek istenmiş. Ve kapanışa doğru aile fertlerinin ayaküstü tartışması babanın "Çocuklar kesin artık, haydi sofraya" sözü ile noktalanmış.

Türk aile geleneğinde sofranın önemini hepimiz biliriz. Masanın başında baba oturur ve masada kavga edilmez. Hatta pekçoğumuz da aslında herkesten çok bize ait olan bu mizanseni, İtalyan oyuncuların oynadığı Sicilya kokulu mafya filmlerinde görünce "vay be ne ritüel ama" deriz içimizden.

Bu ülke toprakları üzerinde birbirinden farklı yüzlerce, belki binlerce fikri aklında, yüreğinde taşıyan milyonlarca insan var. Fakat unuttuğumuz şey, gün batıp da geceye döndüğünde birbirimize muhtaç olduğumuz...

Fazla açıklamaya gerek yok, film zaten mesajı yeterince açık olarak veriyor.

Cuma, Haziran 08, 2007

YouTube'un yeni özelliği



YouTube, sitesinde bulunan filmleri dileyenlerin başka sitelerde de gösterebilmesi için embed özelliğini kullandırıyor. Hepimizin bildiği üzere YouTube'un başarısının arkasında yatan en önemli etkenlerden bir tanesi, kendi sitesinde gösterdiği filmlerin sonunda ve sağ tarafında sürekli olarak izlemiş olduğumuz filme benzer filmleri öneriyor olması. Ancak bu özellik embed edilen, başka sitelerde görüntülenen filmlerde mevcut değil(di).

Yanılmıyorsam dün eklenen bir özellik sayesinde artık embed edilen filmlerin de önermeleri var artık. Film bittikten sonra pencerenin alt kısmında Flash teknolojisi ile geliştirilmiş ve Mac kullanıcılarına oldukça tanıdık gelecek olan bir önerme seti sunuluyor. Bu önermelerden herhangi birisine tıklandığında ise yeniden YouTube sayfasına gitmeye gerek kalmaksızın ilave filmler izlenebiliyor. Böylece YouTube keyfi, youtube.com adresinde olmasanız da yaşanmaya devam ediyor ve bu arada YouTube da sitesinin trafiğini katlıyor.

Aşağıya örnek bir screenshot koydum. Canlı deneyim isteyenler ise buraya tıklayarak yeni aldığım Canon EOS 400D fotoğraf makinesi hakkındayazmış olduğum yazıdaki videolara gözatabilirler.

Salı, Haziran 05, 2007

Visited countries

Flickr'da farklı profilleri incelerken basit ama hoş bir uygulamaya rastladım. Bu, bir Flickr servisi değil, 3.parti bir uygulama. Adı da "visited countries".

Sayfaya gittiğinizde, karşınıza dünyadaki hemen hemen tüm ülkelerin listesi geliyor, gidip görmüş olduklarınızı bu listeden seçiyorsunuz ve bir sonraki adıma geçtiğinizde size dünya hartiası üzerinde görmüş olduğunuz ülkeleri farklı bir renkte gösteriyor. Bu haritayı daha sonra HTML kodunu kopyalayarak istediğiniz sayfada, blogunuzda görüntüleyebiliyorsunuz.

Benim haritam aşağıda...

Pazartesi, Haziran 04, 2007

Yeni oyuncağım: Canon EOS 400D

Uzun zamandan beri kendime yeni bir dijital SLR fotoğraf makinesi almak istiyordum ve her elektronik ürün sürecinde olduğu gibi internet üzerinden kapsamlı araştırmalar yapmakla meşguldüm. Son olarak listemi Sony A100 ve Canon EOS 400D'den oluşacak kadar kısaltabilmiştim.

Bugüne kadar bu tür alışverişler öncesinde internetten okumadığım karşılaştırma, test, analiz kalmazken bu sefer biraz hovardalık yapmaya ve de "içimden geldiği" gibi davranmaya karar verdim, bir anlık hamle ile gittim ve makineyi aldım.

10,1 Megapiksellik, "self cleaning system" adı verilen ve olası tozlanmalara karşı aynayı kendi kendine temizleyen bir sisteme sahip olan EOS 400D oldukça kaliteli bir makineymiş, biraz kurcaladıkça iyice beğendim.

Makineyi kit olarak, yani 18-55 mm.'lik objektifi ile birlikte aldım ancak görünüşe bakılırsa ilerleyen günlerde ilave objektif ve filtrelere ihtiyaç duyacağım. Ayrıca kayıt ortamı olarak SanDisk Extreme IV serisinden 4 GB'lık bir hafıza kartı da aldım.









Cumartesi, Haziran 02, 2007

Yaz zamanı Mojito zamanı


2 tatlı kaşığı toz şeker
3-4 dal taze nane
3 çorba kaşığı taze limon veya laym suyu
1/2 kahve fincanı beyaz rom
Soda

Yapılışı:


Uzunca bir bardağın içine önce toz şekeri atıyorsunuz.
Küba’da toz şekerden daha az tatlı olan ham şekerkamışı şekeri kullanıyorlar.
Bardağa taze nane dallarını da ekleyip, bir tahta havan eli ile bastırıp çevirerek şekere nane kokusunu geçirmeye çalışıyorsunuz.
Sonra da limon ya da laym suyunu ekleyip kaşıkla bir miktar eritiyorsunuz.
Bardağa buz küpleri ilave edip, tepesine kadar soda ve rom dolduruyorsunuz.
Karıştırarak servis ediyorsunuz.

Pazar, Ocak 28, 2007

Rakel'den Hrant'a...



Ah Sevgilim!


Çutağıma eş olmak bana verildi. Bugün çok acılı ve onurlu olarak buradayım. Ben, çocuklarım, ailem ve sizler, çok acılıyız. Bu sessiz sevgi biraz olsun bize güç katıyor, kederli bir sevinç yaşatıyor. İncil'den Yuhanna 15:13'te "Hiç kimsede, insanın dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur" der.Sevgili dostlar, bugün bedenimin yarısını, sevgilimi, çocuklarımın babasını, ailemizin büyüğünü, sizin kardeşinizi uğurluyoruz. Sağdakine, soldakine, öndekine, arkadakine rahatsızlık, saygısızlık vermeden, sloganlar atmadan, pankartlar açmadan, sessiz bir saygı yürüyüşü gerçekleştiriyoruz. Bugün sessizlikle büyük bir ses yükselteceğiz. Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır. Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.


Kardeşlerim, onun doğruluğa olan sevgisi, şefaflığa olan sevgisi, dostuna olan sevgisi onu buraya getirdi. Korkuya meydan okuyan sevgisi onu büyüttü. Diyorlar ki "O büyük bir adamdı''. Size sorarım, o büyük mü doğdu? Hayır. O da bizim gibi doğdu. O gökten değildi, o da topraktandı. Bizim gibi çürüyen bir beden, fakat yaşayan ruhu, yaptığı iş, kullandığı üslup, gözlerindeki, yüreğindeki sevgi onu büyük yaptı.İnsan kendiliğinden büyük olmaz. İnsanı yaptıkları büyük yapar. Evet, o büyük oldu. Çünkü büyük düşündü, büyük söyledi. Bugün buraya gelerek hepiniz büyük düşündünüz, sessizce büyük konuştunuz. Siz de büyüksünüz. Bugünle kalmayın, bu kadarla yetinmeyin.


O bugün Türkiye'de milat yaptı. Sizler de mührü oldunuz. Onunla manşetler, onunla konuşmalar, onunla yasaklar değişti. Onun için dokunulmazlar veya tabular yoktu. Kelamda dediği gibi yüreğinden taştı. Büyük bir bedel ödedi.

Bedellerin ödendiği gelecekler Hrantları severek, Hrantlara inanarak olur. Nefretle, hakaretle, kanı kandan üstün tutarak olmaz. Bu yükseliş karşısındakini kendin gibi görerek, kendin gibi sayarak olur.


Ah kardeşler, Hisus'un yardımıyla ev cennetinden ayırdılar. Göksel ve ebedi cennete kanat açtırdılar. Gözleri daha yorulmadan, bedeni daha yaşlanmadan, daha hasta olmadan, sevdiklerine doymadan kanat açtırdılar göksel cennete. Biz de geleceğiz sevgilim. Biz de geleceğiz o eşsiz cennete. Oraya yalnız ve yalnız sevgi girer. İnsanların ve meleklerin dillerinden üstün olan, peygamberlikten üstün olan, bütün sırları bilmekten üstün olan, dağları yerinden oynatacak imandan üstün olan, varını yoğunu sadaka vermekten üstün olan, bedenini yakılmaya teslim etmekten üstün olan, yalnız ve yalnız sevgi girecek o cennete. Orada gerçek sevgi ile bir arada ebedice yaşayacağız. Kimseyi kıskanmayan sevgi, kimsenin malında gözü olmayan sevgi, kimseyi öldürmeyen, kimseyi aşağılamayan sevgi, kardeşini kendinden üstün tutan sevgi, kendi hakkından vazgeçen sevgi, kin tutmayan sevgi, bağışlayan sevgi, kardeşinin hakkını savunan sevgi, Mesih'te bulunan sevgi, bize dökülmüş olan sevgi.


Yaptıklarını, konuştuklarını kim unutabilir sevgilim? Hangi karanlık unutturabilir sevgilim? Olmuşları, olanları kim unutturabilir? Korku unutturabilir mi sevgilim? Yaşam mı? Zulüm mü? Dünyanın zevkü sefası mı sevgilim? Yoksa ölüm mü unutturacak sevgilim? Hayır, hiçbir karanlık unutturamaz. Ben de sana yazdım aşk mektubunu sevgilim. Bana da ağır oldu bedeli sevgilim. Bunları yazabilmeyi Hisus'a borçluyum sevgilim. Herkesin hakkını herkese geri verelim sevgilim.


Sevdiklerinden ayrıldın, çocuklarından, torunlarından ayrıldın, burada seni uğurlayanlardan ayrıldın. Kucağımdan ayrıldın. Ülkenden ayrılmadın.

Perşembe, Ocak 04, 2007

Nereye gidiyor?

Son haftaların en sıcak konuları arasında Başbakan Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olup ol(a)mayacağı, Saddam'ın infazından sonra Irak'ın dış politikamızda AB'den daha öncelikli konuma gelip gelmediği, cari açığın makroekonomik göstergeler arasında öneminin ne olduğu sıralanıyor. Bunların tamamı bir tarafta yazılıp çiziledursun, diğer tarafta ülkenin tamamında son dönemde dozu giderek artmakta olan bir huzursuzluk ve hareketlenme, tedirgin olma durumu sözkonusu.

Siyaset biliminin asgari kuralları içerisinde bir devletin başbakanının bırakınız telffuz etmeyi, vatandaşı hakkında aklından bile geçiremeyeceği, geçirmemesi gereken sözler bu hükümet döneminde sarfedildi, derdini aktarmak isteyen bir vatandaşa "ananı al da git" dendi. Başbakan tarafından muhtelif fikir adamlarına, karikatüristlere açılan davaların neredeyse tamamına yakınında hakimler Sayın Başbakan'a tahammül ve hoşgörü dersi verdiler.