Salı, Şubat 24, 2009

www.ortayakarisik.net

Uzunca bir süredir Blognot ile ilgilenmiyorum çünkü artık tüm ilgimi ve enerjimi www.ortayakarisik.net ya da www.kivanconder.com adreslerinden ulaşabileceğiniz yeni bloguma veriyorum.

Bundan sonra beni bu adreslerden takip edebilirsiniz.

Salı, Temmuz 22, 2008

Vasatlar için iş fırsatı: Internet

Ne mutlu biz Türkler'e ki Internet gelişiyor, büyüyor, kıymeti kendinden menkul birtakım değer zincirlerinin oluşmasını hazır kimse sorgulayamıyorken donanımsız ya da orta seviyede donanımlı kişilere iş olanağı sağlıyor. Okumayan, kötü okullarda okuyan ya da başarısız nice insanın "artık yeni dünya düzeninde okulların, diplomaların önemi yok" kılıfının içine girebilmesine olanak sağlayan Internet eksenli "iş" dünyası, aslında kalitesiz ve özensiz işler diyarı haline gelmekte.

Yeni dünya düzeninde, evet belki gerçekten de okulların, diplomaların önemi eskisine göre daha azdır ancak temel formasyon olarak "yazılmış olanı okuyabilme, okuduğunu kavrayabilme, kavradığına beklenen şekilde cevap verebilme" gibi bazı olmazsa olmazları kişiye kazandırma açısından hala okul, eğitim önemlidir.

Gözlemim şu:
Eğer bir şirket eskaza bir ucundan ya da her tarafından Internet'e temas ediyorsa, hem o şirketin içindekiler hem de dışındakiler orayı "fırlama, zehir gibi gençlerin çalışma alanı" olarak görüyor. Oysa gerçek bambaşka: Nice vasıfsız insan buralarda istihdam ediliyor. Nice dil bilmeyen ama bilirmiş gibi yapan kişi bu yapılar içerisinde varlığını idame ettirebiliyor. Bir de Internet işi (ya da daha havalı durması adına "Teknoloji işi"diyelim) yapanların ellerine geçmiş bir "kakafoni" kozu var ki o en acısı. O işin içindekilerden başka pek az insanın anlayabilmesine ve böylece anlayanların anlayamayanlara kısa süre için de olsa hava atabilmesine olanak tanıyan o üç harfli kısaltmalar, söyleyenin bile ne olduğunu nadiren bildiği bazı İngilizce kelimeler, başka bir yapıda kendisine yer bulması imkansıza yakın olabilecek pekçok kişinin; bu kaotizm ve karşıdakinin aptal yerine konmaktan duyduğu kaygı nedeniyle öyle veya böyle aynı yapılar içerisinde kendilerine uzun yıllar yer bulmalarına imkan veriyor.

Bakıldığında Türk Internet dünyasında iş modeli anlamında ve ticari anlamda ciddi bir başarı henüz yok. Kimileri bunu halen Internet'in gelişmekte olduğuna bağlayabilecekken bence bunun sebebi, bu sektörde istihdam edilen kişilerin son derece vasıfsız ya da kalitesiz ya da yaratıcılıktan uzak olmaları.

Bir diğer istihdam edilen kesim ise, Internet sektörünün bu açığını farketmiş ve işveren konumundaki başka birileri bunu farkedene kadar bu düzenden nemalanma stratejisine odaklanmış uyanıklar.

Üçüncü bir grup olan "Internet manyakları" var ki bu kategoriyi anlamak mümkün değil. Bu kitle, birbirine çok benzeyen, prototip 22-30 yaş arası kişilerden oluşmakta. Bunların yaşça biraz daha semiz modelleri de var elbette. Bu "Internet manyakları", sohbetlerinin içerisinde Internet'e dair herhangi bir öğe bulundurmayan cümle kurmakta zorlanıyorlar. Twitter, FriendFeed, Flickr, ot, bok vs gibi birsürü ürünün hepsini eşzamanlı olarak kullanabilmeyi, roket kullanabilmek sanıyorlar. Hayatlarını aslında dünyada değil, Internet'te yaşıyorlar ve Internet'e hakettiğinden epey fazlaca bir kıymet biçiyorlar, bir paralel evren olarak görüp fetişizm boyutunda duygular besliyorlar ona karşı. Ethernet kablolarını çektiğinizde ya da kablosuz modemlerini kapattığınızda verdikleri tepki, akvaryumdan ya da denizden alıp suyun dışına çıkarttığınız bir balığın 30 saniye içerisinde vermeye başladığı tepkiyle neredeyse aynı oluyor. Nabız yükseliyor, kalp hızlanıyor, bir süre sonra oksijenle beslenemeyen beynin ölümü gerçekleşiyor. Offline kalan bir "Internet manyağı" da "offlinelaşmanın" hemen ardından ya uyumak için yatağa, ya da def-i hacet için tuvalete giriyor. Bu kategoridekiler de genellikle "kendi işlerini" kuranlar oluyor. İlk iki klasmana göre yine daha naifler. Kendileri çalıp, kendileri söylüyor, en fazla sektörel bazı yayınlarda arz-ı endam eyleyip bireysel şöhret avcılığı yapmanın yanında bir tür "Übermensch" edasıyla, bizden önceki jenerasyonun neredeyse "Klingonca" diye tabir edeceği bir dil konuşuyorlar. (Ve de pekçoğu elektronik müzik dinliyor.)

Tüm yazıyı şöyle özetleyebilirim:
Türkiye'de Internet şirketlerinin çalışan profili ve kalitesi son derece düşüktür. Konjonktürel karambolaj içerisinde birtakım uyanıklar da sektörden maaş almaya devam ederler. Bu sebeple de Türkler'in Internet şirketleri asla ve asla ses getirici bir açılım ya da buluş ya da iş modeli ortaya koyamaz. Ancak yurtdışı işlerin imitasyonlarına rastlarız ki onlar da çoğunlukla kötü kopyalardır.

Gönül insanı O.P ile de 2007 senesinin bu zamanlarında konuştuğumuz bir konu olarak şunu ekleyebilirim:
Internet, teknoloji, mühendislik gibi işler metodoloji ve katı planlama gerektiren işlerdir. Irksal "esnaf" genlerimiz ile ciddi bir çelişkidir bu.

Salı, Aralık 11, 2007

Efe Rakı'dan interaktif dansöz


Efe Rakı'nın yeni interaktif iletişim çalışmasını bugün farkettim (Dolayısıyla belki de uygulamanın kendisi pek de yeni olmayabilir). Alkollü içecek dünyasına ait markaların, özellikle de rakı markalarının interaktif uygulamaları son dönemlerde oldukça ilgi çekici ve de eğlendirici olmaya başladı. Hatırlarsan bir de Mercan Abi ile Mercan Rakı keyfi vardı. Mercan Abi bu adreste ikamet etmekte, kısa bir ziyaretinden memnun olacaktır.

Efe Rakı'nın "Çal Oynasın" çalışması ise, Sting'e oryantal yaptıktan sonra şöhreti bulan Nuran Sultan'ın senin için göbek attığı bir oyunumsu. O göbek atarken sen de ritme uygun olarak ya gerçekten "şak şak" el çırpıyorsun (mikrofon gerektiriyor), ya da klavyenin yardımıyla -daha doğrusu sadece space tuşu yardımıyla- sanal alkış tutuyorsun. Arada bir de Efe'lenmen isteniyor senden, bu durumda da space tuşunu kırma riskini göze alarak "fırfır" yapıyor, efelik barometresini doldurmaya çalışıyorsun.

Faydası var mı bu çalışmanın? Marka ile aranda bağ kurma yolunda birkaç tuğla daha koymanın ötesinde bir faydası yok. Ancak daha da önemlisi, muhtemelen bunun ötesinde herhangi bir fayda vaadi de sözkonusu değil. Eğlendiren, eğlendirirken insanın aklına rakıyı getiren, markanın renk dünyasını görsellik ile tekrar hatırlatan ve yıllar boyunca Yeni Rakı'nın tekelinde bulunan kategorik sahipliği kendi yarısahasına çekmek için çabalayan bir interaktif kurgu, kampanya ya da çıtır çerez... Her ne dersen artık...

Ben beğendim, yapanları, akıl edenleri takdir ettim.

Salı, Eylül 18, 2007

Tebrikler Pegasus

Ben ve Pegasus Havayolları dışında bu konunun başka kimler için, ne kadar önem içerdiğini pek hissedemiyorum ama "müşteri memnuniyeti" ilkesini doğru özümsemiş ve özümsemekle kalmayıp bunu uygulamaya da geçirebilmiş bir şirket olarak Pegasus Havayolları'nı tebrik etmek, kutlamak istiyorum.

Bu kutlamanın birinci dereceden sahibi bizzat Ali Sabancı ve devamında da Pegasus Havayolları'nın mali işlerden sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Serhat Ulga'dır. Bu satırları okusalar da okumasalar da kendilerine bir kez de buradan teşekkür etmek istiyorum.

Az sonra aşağıda okuyacağınız e-posta trafiğinin son halkası olan Ali Sabancı, kendisine göndermiş olduğum e-postayı Serhat Ulga ile paylaşmış ve muhtemelen de ya benimle irtibata geçmesini rica etmiş ya da Serhat Bey, kendisine ulaştırılan e-posta mesajımı okuduktan sonra kendi inisiyatifi ile beni arama yoluna gitmiş. Detayı çok önemli değil, önemli olan ilgilenmiş olmaları.

E-posta mesajları aşağıda. Mesaj trafiğini akış sırasıyla anlayabilmek için en sondaki mesajdan en yukarıdaki mesaja doğru gelerek okumanız gerekiyor.

------------

Sayın Ali Sabancı,



Geçtiğimiz günlerde fikir almak amacıyla Sayın Şükrü Kızılot’a yazdığım bir maili ve kendisinin konu ile ilgili cevabını sizinle paylaşmak istiyorum.

Müşteri memnuniyeti konusundaki yüksek hassasiyetinizi bildiğimden konuyu doğrudan sizinle paylaşmayı uygun buldum.



Konuyu Şükrü Bey’e sormamın nedeni de tamamen işin mevzuat ve vergi boyutu hakkında netliğe kavuşma amaçlıydı.

Yoktan, sıfırdan ya da sıfıra yakın bir noktadan, adeta küllerden doğan Pegasus markasını sizin için yüksek kar getiren bir yatırım olarak görme arzumun yanında bunun ötesinde milli bir değer olarak da görmek isteyen kesimden bir birey ve daha da önemlisi “tüketici” olarak bütün içerisindeki ufak bir pürüz yüzünden koca bir markanın lekelenmesi emin olun ki sizin kadar benim de içime sinmez.



Birey olarak herhangi bir telafi talebinde bulunuyor değilim, lütfen yanlış anlamayınız.

Sadece bu soru işaretini gidermeye çalışıyorum.



Aşağıda bahsi geçen olayın detayları hakkında bilgi ihtiyacınız olursa mail ya da aşağıda yazılı telefonlarım aracılığıyla bana herzaman ulaşabilirsiniz.

Konu ile ilgili olarak benim bir yanlışım veya bilgi eksiğim varsa da bunu paylaşmanızı rica ederim sizden.



Bu mailimi, Pegasus markasının daha daha iyiye ve çok daha ilerilere taşınabilmesi amacıyla kaleme alınmış bir gerbildirim metni olarak almanız ricasıyla ve saygılarımla,





Mehmet Kıvanç Önder







--------------------------------------------------------------------------------

From: Prof.Dr.Şükrü KIZILOT
Sent: Thursday, August 30, 2007 1:18 PM
To: Mehmet Kıvanç Önder
Subject: RE: Exccess luggage ücretinin belgesi olmaz mı?



Sayın ÖNDER,



Mailinizi ilgi ile okudum.



Düzenlenen belgeyi görmediğim için net bir açıklama yapamam ancak yazdıklarınızdan Vergi Usul Kanunu’na aykırı belge düzenlendiği sonucu çıkıyor.



Belirttiğiniz şekliyle, olay ayrıca hapis cezasını da gerektiren bir fiil. Ayrıntılı bilgi ve belge olursa daha net açıklama yapabilirim.



Selam ve saygılar,



Prof.Dr.Şükrü KIZILOT



-----Original Message-----
From: Mehmet Kıvanç Önder
Sent: Tuesday, August 28, 2007 10:55 AM
To: Şükrü Kızılot
Subject: Exccess luggage ücretinin belgesi olmaz mı?
Importance: High



Sayın Kızılot,



Haziran sonunda yaşadığım bir konuyu sizinle paylaşmak istiyorum.

23 Haziran günü Göcek’te gerçekleşecek bir düğüne katılmak için 20 Haziran günü akşamüzeri saatlerindeki bir Pegasus uçağıyla Dalaman’a uçacaktım.

Uçuş saatinden yeteri kadar önce havaalanında oldum.

Uçuşu kardeşimle birlikte yapacaktık ve bir düğüne katılacağımız, bu bahaneyle de birkaç gün tatil yapacağımız için 2 valiz eşyamız vardı.

Check-in yaptırmak için kontuara gittik, görevli vaizleri tarttı ve fazla yük olduğunu belirtip ödeme yapmam gerektiğini söyledi (bu konuyla ilgili olarak da dün gazetenizde bir yazı yazılmıştı).



Ödemenin yapıldığı yere gidip ödemeyi yaptım.

Karşılığında ise sıradan bir printer çıktısı kağıt aldım. (Elbette bunun hiçbir resmiyeti yoktu)

Tahsilatı yapan Sina isimli hanımefendiye “mali geçerliliği olan herhangi bri belge vermiyor musunu?” diye sorduğumda, oldukça avam ve bilgisiz bir üslupla “bu kağıdı masraf olarak gösterebilirsiniz” cevabını verdi.



Bunun üzerine kendisine alanda bu konu ile ilgili kendisinden daha yetkili birisi olup olmadığını sorduğumda ise verdiği cevap “ben süpervizörüm” oldu.

Elbette bunu da pek anlayamadım.



Olayın gelişimi aslında uzun zamana yayıldı ancak kısa kesmek adına atlayarak yazıyorum.

Hanımefendi belli ki oldukça bilgisizdi, muhtemelen de yeni “süpervizör” olmuştu.

Fazla yükümü taşımak için benden tahsil ettikleri ücretin hiçbri belgesi yoktu.

Zaten bu olası durumu da ödeme için gişeye giderken tahmin ettiğimden nakit yerien kredi kartıyla ödeme yolunu seçmiştim.

Ancak ortada hiçbir mali belge yoktu.



Son bir ümitle hanımefendiye “Pegasus’un genel müdürünün ismini öğrenebilir miyim?” sorusunu sorduğumda “Ali Sabancı” deyiverdi.

Muhtemelen ya bilmiyordu ya da yukarılardan bir isim söylediği zaman benim kendisiyle irtibata geçme fikrimden cayacağımı sanıyordu.

Bilgilenmesi amacıyla, kendisine genel müdürlerinin Ali Bey olmadığını, başka bir kişi olduğunu ancak ismini hatırlayamadığım için kendisine sorduğumu ifade ettim ve son olarak da kendisinin ismini alıp uçağıma binmek üzere hareketlendim.



Keyifli bir Göcek tatiline, Pegasus’un uygulamadaki bir problemi veya bunun bana ve benim gibilere bir problem şeklinde yansımasına meydan veren kötü eğitimli kişilerle başlamak zorunda kaldım.



Bu konuyu size yazmamın sebebi ise, konunun magazinel boyutundan ziyade mali ve vergisel boyutu.

Havaalanında exccess luggage için tahsil edilen paraların karşılığında herhangi bir belge verilmiyor olması sözkonusu olabilir mi?



Saygılarımla,





Mehmet Kıvanç Önder

Çarşamba, Temmuz 25, 2007

Türkiye Hürriyet'tir

Benim de çalışanı bulunduğum Doğan Grubu bünyesindeki pekçok yayın organından biri ve Türkiye gündeminde hem en çok tepki çeken hem de bir o kadar çok okunan gazete olan Hürriyet'in yeni reklam filmi bir süreden beri yayında. Kabul ediyorum, biraz Ramazan Bayramı döneminde yayınlanan ve yaşlı insanların oynadığı, fonda duygulu bir müziğin mutlaka olduğu şeker reklamlarındaki enjekte gözyaşı akıtma kaygısı var. Fakat şartsız koşulsuz eleştirmektense reklamın mesajına odaklanmayı tercih ediyorum.

Ferzan Özpetek'in çektiği bu alışılmıştan oldukça uzun reklam filminde, Türkiye bir aile ile özdeşleştirilmiş ve aile fertlerinin arasında yaşanan fikirsel ayrılıklar, dev perdeye yansıtıldığında bu ülke insanları arasındaki fikir ayrılıklarına dikkat çekilmek istenmiş. Ve kapanışa doğru aile fertlerinin ayaküstü tartışması babanın "Çocuklar kesin artık, haydi sofraya" sözü ile noktalanmış.

Türk aile geleneğinde sofranın önemini hepimiz biliriz. Masanın başında baba oturur ve masada kavga edilmez. Hatta pekçoğumuz da aslında herkesten çok bize ait olan bu mizanseni, İtalyan oyuncuların oynadığı Sicilya kokulu mafya filmlerinde görünce "vay be ne ritüel ama" deriz içimizden.

Bu ülke toprakları üzerinde birbirinden farklı yüzlerce, belki binlerce fikri aklında, yüreğinde taşıyan milyonlarca insan var. Fakat unuttuğumuz şey, gün batıp da geceye döndüğünde birbirimize muhtaç olduğumuz...

Fazla açıklamaya gerek yok, film zaten mesajı yeterince açık olarak veriyor.

Cuma, Haziran 08, 2007

YouTube'un yeni özelliği



YouTube, sitesinde bulunan filmleri dileyenlerin başka sitelerde de gösterebilmesi için embed özelliğini kullandırıyor. Hepimizin bildiği üzere YouTube'un başarısının arkasında yatan en önemli etkenlerden bir tanesi, kendi sitesinde gösterdiği filmlerin sonunda ve sağ tarafında sürekli olarak izlemiş olduğumuz filme benzer filmleri öneriyor olması. Ancak bu özellik embed edilen, başka sitelerde görüntülenen filmlerde mevcut değil(di).

Yanılmıyorsam dün eklenen bir özellik sayesinde artık embed edilen filmlerin de önermeleri var artık. Film bittikten sonra pencerenin alt kısmında Flash teknolojisi ile geliştirilmiş ve Mac kullanıcılarına oldukça tanıdık gelecek olan bir önerme seti sunuluyor. Bu önermelerden herhangi birisine tıklandığında ise yeniden YouTube sayfasına gitmeye gerek kalmaksızın ilave filmler izlenebiliyor. Böylece YouTube keyfi, youtube.com adresinde olmasanız da yaşanmaya devam ediyor ve bu arada YouTube da sitesinin trafiğini katlıyor.

Aşağıya örnek bir screenshot koydum. Canlı deneyim isteyenler ise buraya tıklayarak yeni aldığım Canon EOS 400D fotoğraf makinesi hakkındayazmış olduğum yazıdaki videolara gözatabilirler.

Salı, Haziran 05, 2007

Visited countries

Flickr'da farklı profilleri incelerken basit ama hoş bir uygulamaya rastladım. Bu, bir Flickr servisi değil, 3.parti bir uygulama. Adı da "visited countries".

Sayfaya gittiğinizde, karşınıza dünyadaki hemen hemen tüm ülkelerin listesi geliyor, gidip görmüş olduklarınızı bu listeden seçiyorsunuz ve bir sonraki adıma geçtiğinizde size dünya hartiası üzerinde görmüş olduğunuz ülkeleri farklı bir renkte gösteriyor. Bu haritayı daha sonra HTML kodunu kopyalayarak istediğiniz sayfada, blogunuzda görüntüleyebiliyorsunuz.

Benim haritam aşağıda...

Pazartesi, Haziran 04, 2007

Yeni oyuncağım: Canon EOS 400D

Uzun zamandan beri kendime yeni bir dijital SLR fotoğraf makinesi almak istiyordum ve her elektronik ürün sürecinde olduğu gibi internet üzerinden kapsamlı araştırmalar yapmakla meşguldüm. Son olarak listemi Sony A100 ve Canon EOS 400D'den oluşacak kadar kısaltabilmiştim.

Bugüne kadar bu tür alışverişler öncesinde internetten okumadığım karşılaştırma, test, analiz kalmazken bu sefer biraz hovardalık yapmaya ve de "içimden geldiği" gibi davranmaya karar verdim, bir anlık hamle ile gittim ve makineyi aldım.

10,1 Megapiksellik, "self cleaning system" adı verilen ve olası tozlanmalara karşı aynayı kendi kendine temizleyen bir sisteme sahip olan EOS 400D oldukça kaliteli bir makineymiş, biraz kurcaladıkça iyice beğendim.

Makineyi kit olarak, yani 18-55 mm.'lik objektifi ile birlikte aldım ancak görünüşe bakılırsa ilerleyen günlerde ilave objektif ve filtrelere ihtiyaç duyacağım. Ayrıca kayıt ortamı olarak SanDisk Extreme IV serisinden 4 GB'lık bir hafıza kartı da aldım.









Cumartesi, Haziran 02, 2007

Yaz zamanı Mojito zamanı


2 tatlı kaşığı toz şeker
3-4 dal taze nane
3 çorba kaşığı taze limon veya laym suyu
1/2 kahve fincanı beyaz rom
Soda

Yapılışı:


Uzunca bir bardağın içine önce toz şekeri atıyorsunuz.
Küba’da toz şekerden daha az tatlı olan ham şekerkamışı şekeri kullanıyorlar.
Bardağa taze nane dallarını da ekleyip, bir tahta havan eli ile bastırıp çevirerek şekere nane kokusunu geçirmeye çalışıyorsunuz.
Sonra da limon ya da laym suyunu ekleyip kaşıkla bir miktar eritiyorsunuz.
Bardağa buz küpleri ilave edip, tepesine kadar soda ve rom dolduruyorsunuz.
Karıştırarak servis ediyorsunuz.

Pazar, Ocak 28, 2007

Rakel'den Hrant'a...



Ah Sevgilim!


Çutağıma eş olmak bana verildi. Bugün çok acılı ve onurlu olarak buradayım. Ben, çocuklarım, ailem ve sizler, çok acılıyız. Bu sessiz sevgi biraz olsun bize güç katıyor, kederli bir sevinç yaşatıyor. İncil'den Yuhanna 15:13'te "Hiç kimsede, insanın dostları uğruna canını vermesinden daha büyük bir sevgi yoktur" der.Sevgili dostlar, bugün bedenimin yarısını, sevgilimi, çocuklarımın babasını, ailemizin büyüğünü, sizin kardeşinizi uğurluyoruz. Sağdakine, soldakine, öndekine, arkadakine rahatsızlık, saygısızlık vermeden, sloganlar atmadan, pankartlar açmadan, sessiz bir saygı yürüyüşü gerçekleştiriyoruz. Bugün sessizlikle büyük bir ses yükselteceğiz. Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır. Yaşı kaç olursa olsun, 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.


Kardeşlerim, onun doğruluğa olan sevgisi, şefaflığa olan sevgisi, dostuna olan sevgisi onu buraya getirdi. Korkuya meydan okuyan sevgisi onu büyüttü. Diyorlar ki "O büyük bir adamdı''. Size sorarım, o büyük mü doğdu? Hayır. O da bizim gibi doğdu. O gökten değildi, o da topraktandı. Bizim gibi çürüyen bir beden, fakat yaşayan ruhu, yaptığı iş, kullandığı üslup, gözlerindeki, yüreğindeki sevgi onu büyük yaptı.İnsan kendiliğinden büyük olmaz. İnsanı yaptıkları büyük yapar. Evet, o büyük oldu. Çünkü büyük düşündü, büyük söyledi. Bugün buraya gelerek hepiniz büyük düşündünüz, sessizce büyük konuştunuz. Siz de büyüksünüz. Bugünle kalmayın, bu kadarla yetinmeyin.


O bugün Türkiye'de milat yaptı. Sizler de mührü oldunuz. Onunla manşetler, onunla konuşmalar, onunla yasaklar değişti. Onun için dokunulmazlar veya tabular yoktu. Kelamda dediği gibi yüreğinden taştı. Büyük bir bedel ödedi.

Bedellerin ödendiği gelecekler Hrantları severek, Hrantlara inanarak olur. Nefretle, hakaretle, kanı kandan üstün tutarak olmaz. Bu yükseliş karşısındakini kendin gibi görerek, kendin gibi sayarak olur.


Ah kardeşler, Hisus'un yardımıyla ev cennetinden ayırdılar. Göksel ve ebedi cennete kanat açtırdılar. Gözleri daha yorulmadan, bedeni daha yaşlanmadan, daha hasta olmadan, sevdiklerine doymadan kanat açtırdılar göksel cennete. Biz de geleceğiz sevgilim. Biz de geleceğiz o eşsiz cennete. Oraya yalnız ve yalnız sevgi girer. İnsanların ve meleklerin dillerinden üstün olan, peygamberlikten üstün olan, bütün sırları bilmekten üstün olan, dağları yerinden oynatacak imandan üstün olan, varını yoğunu sadaka vermekten üstün olan, bedenini yakılmaya teslim etmekten üstün olan, yalnız ve yalnız sevgi girecek o cennete. Orada gerçek sevgi ile bir arada ebedice yaşayacağız. Kimseyi kıskanmayan sevgi, kimsenin malında gözü olmayan sevgi, kimseyi öldürmeyen, kimseyi aşağılamayan sevgi, kardeşini kendinden üstün tutan sevgi, kendi hakkından vazgeçen sevgi, kin tutmayan sevgi, bağışlayan sevgi, kardeşinin hakkını savunan sevgi, Mesih'te bulunan sevgi, bize dökülmüş olan sevgi.


Yaptıklarını, konuştuklarını kim unutabilir sevgilim? Hangi karanlık unutturabilir sevgilim? Olmuşları, olanları kim unutturabilir? Korku unutturabilir mi sevgilim? Yaşam mı? Zulüm mü? Dünyanın zevkü sefası mı sevgilim? Yoksa ölüm mü unutturacak sevgilim? Hayır, hiçbir karanlık unutturamaz. Ben de sana yazdım aşk mektubunu sevgilim. Bana da ağır oldu bedeli sevgilim. Bunları yazabilmeyi Hisus'a borçluyum sevgilim. Herkesin hakkını herkese geri verelim sevgilim.


Sevdiklerinden ayrıldın, çocuklarından, torunlarından ayrıldın, burada seni uğurlayanlardan ayrıldın. Kucağımdan ayrıldın. Ülkenden ayrılmadın.

Perşembe, Ocak 04, 2007

Nereye gidiyor?

Son haftaların en sıcak konuları arasında Başbakan Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olup ol(a)mayacağı, Saddam'ın infazından sonra Irak'ın dış politikamızda AB'den daha öncelikli konuma gelip gelmediği, cari açığın makroekonomik göstergeler arasında öneminin ne olduğu sıralanıyor. Bunların tamamı bir tarafta yazılıp çiziledursun, diğer tarafta ülkenin tamamında son dönemde dozu giderek artmakta olan bir huzursuzluk ve hareketlenme, tedirgin olma durumu sözkonusu.

Siyaset biliminin asgari kuralları içerisinde bir devletin başbakanının bırakınız telffuz etmeyi, vatandaşı hakkında aklından bile geçiremeyeceği, geçirmemesi gereken sözler bu hükümet döneminde sarfedildi, derdini aktarmak isteyen bir vatandaşa "ananı al da git" dendi. Başbakan tarafından muhtelif fikir adamlarına, karikatüristlere açılan davaların neredeyse tamamına yakınında hakimler Sayın Başbakan'a tahammül ve hoşgörü dersi verdiler.

Pazartesi, Eylül 04, 2006

9.senfoni ve CD kayıt süresi

Ludwig van Beethoven'ın müzikal gücünün ve yaratıcılığının doruk noktası olan ve artık tamamen sağır olduğu, ölümünden 3 sene önce bestelediği 9.senfoni, özellikle 4.bölümündeki koro kısmıyla ve de yükselen enerjisi ile insanlık tarihinin asla unutulmayacak eserlerinden bir tanesi. Ünlü Alman edebiyatçı Schiller'in "An die Freude" adlı şiirinin bir kısmının koro tarafından seslendirildiği bu eser, özellikle bestelendiği dönemin genel müzikal kurallarına ve kalıplarına uymamasıyla tanınıyor. Çok sıradan gibi gelmekle birlikte aslında son derece karmaşık melodik kurguları, aynı anda birbiri ile konuşan iki ya da daha fazla farklı melodiyi eşzamanlı olarak seslendirmesi ile müzikal anlamda önemli bir kilometre taşı. 9.senfoninin süresi de, o zamana kadar alışılmış senfoni sürelerinin hayli üzerinde. İcra eden orkestraya ve şefe göre değişmekle birlikte senfoni 72 ile 74 dakika arasında değişebilen bir süreye sahip. Bugün kullanmakta olduğumuz CDlerin kayıt sürelerinin 74 dakika olarak standart hale getirilmesinin arkasında da bu senfoni vardır. Senfoninin süresi olan 74 dakika, CD üreticisi firmalar tarafından üretim standardı olarak kabul edilmiştir çünkü 9.senfoni, bu kararın alındığı yıllarda tespit edilebilen en uzun süren müzikal eser özelliğine sahipmiş.

Salı, Ağustos 29, 2006

Lübnan ve Mehmetçik

Gerginlik artıyor, taraf olmaya zorlanıyoruz bence.
Dini müdafaa kisvesiyle Lübnan'a askerimiz giderse eğer orada "Amerika'nın maşası" olarak algılanabilir, konu Şii ve Sünni çatışmasına dönüşebilir.
Sağlıklı düşünmek lazım, eğri oturup doğru konuşmak lazım.

Akil olmak lazım...

Pazartesi, Ağustos 28, 2006

Yarasa CEO


Randevu isterseniz geceyarısı saat 02:00'da sizi kabul edebilir. Karşısında kıvrak zekanıza güvenerek havalı ama sığ laflar ederseniz 02:05'te evinize geri dönmek zorunda kalabilirsiniz ve uykulu halde eve giderken onun hala nasıl olup da çalışmaya devam ettiğini anlamakta zorlanabilirsiniz.

Petrol Ofisi'nin genel müdürü Jan Nahum bir işkolik, bir başarı ve kazanma şövalyesi.
Ayşe Arman'ın kendisiyle gerçekleştirdiği ve 30-31 Temmuz tarihlerinde Hürriyet 'te yayınlanan röportajı aşağıda okuyabilirsiniz.


-----------------------------------

Salak yerine konmaktan korkmazsan başarırsın


Müthiş... Nefes kesici... İnanılmaz etkileyici... Öyle yani. Büyüleniyorsun. Zekasından, alçakgönüllülüğünden, birikiminden, bilgisinden en en en çok da enerjisinden.

O nasıl bir enerjidir Allah’ım! O konuşuyor, sen öylece bakakalıyorsun. Ağzını zor kapatıyorsun. Yemin ederim. Bir süre kendine gelemiyorsun. Onu takip edebilmek için bile, ekstradan enerjiye ihtiyacın olduğunu hissediyorsun. İnsan heyecanlanıyor. Çok. Çünkü onun rüzgarı, havası sana geçiyor. Röportajdan sonra, "Yaparım" deyip askıya aldığım bütün planlarımı, projelerimi beynimin raflarından indirdim. Çünkü gaza geldim. Öyle biri. Şimdi söyleyeceğim size tuhaf gelecek ama o insanda, resmen çalışma ve başarma isteği uyandırıyor. Bir de kendine güven aşılıyor. Ondan bir sürü şey öğreniyorsun. Çünkü çok acayip ilgi alanları var. Eski medeniyetler, Aztekler, Sümer tabletleri, astronomi, arkeoloji, gemi maketleri, eski iskeleler ve tabii otomobiller... Otomotiv sektörünün duayeni Jan Nahum’dan söz ediyorum. Meslek hayatı başarılarla dolu. Bir Doblo başarısı var ki mesela, Türkiye çapında. Ondan sonra gelen atılımsa çok daha büyük: Fiat başkanı oldu. Resmen milli bir heyecan yarattı. Dünya üzerinde böyle bir başarıya imza atan Türk sayısı çok fazla değil ne yazık ki. Ama konuşunca anlıyorsun ki, boşuna değil, boru değil. Kimseyi haybeye böyle pozisyonlara getirmiyorlar. Ve işte şimdi Jan Nahum, Petrol Ofisi’nin tepesinde. Yeni bir rüzgar estiriyor Türkiye’de: Petrol Ofisi ve Formula 1’i yan yana getiriyor. Dünyanın en prestijli yarışlarından biri Formula 1, on yedi seçilmiş ülkede yapılıyor sadece. Petrol Ofisi de, Türkiye ayağının sponsoru. Kendisi de Formula 4’te yarışmış biri olarak, GP 2’de yarışacak bir takım kurdu. Derya gibi adam. Eee artık, eliniz mahkûm birkaç gün okuyacaksınız...

İşte, hep röportaj yapmak istediğim adamın karşısındayım. Sizi rol modeli almak isteyenler neler yapmalı? Nasıl Jan Nahum olunur? Nedir sırrı? Çok çalışmak mıdır? Hedefe kilitlenmek midir? Günde sadece üç saat uyumak mıdır? Kişilik midir, doğuştan mıdır?

- Benim iddiam doğuştan olmadığı. Bence insan kendini yetiştirir, yaratır ve konumlandırır. Nasıl mı? Ortamı "challenge" etmekten çekinmeyeceksin. Meydan okuyan bir tip olacaksın. Hem de her konuda. "Acaba aykırı düşer miyim? Yanlış anlaşılır mıyım?" endişesi taşımayacaksın. Kural şu: Salak yerine konmaktan korkmazsan, başarırsın!

Peki siz hep mi böyleydiniz?

- Nerdeee? İnanılmaz çekingen biriydim. Ama hayat bazen seçenek tanımıyor, iş hayatında elin mahkûm bir şeyle yüzleşiyorsun ve pişiyorsun. Fiat’a gittiğimin üçüncü ayında 7 bin kişiye bir konuşma yapmam istendi. Üstelik İtalyanca. Al başına bela! O 7 bin kişinin de bir şekilde güvenini kazanacağım. Ve topu topu 10 dakikam var. Ama kaçmak gibi bir şansım yoktu, çıkıp konuştum. Yani kural şu: "Korktuğun şeyin üzerine gideceksin." Ama bunlar zart diye olmuyor, zaman alıyor. Yıllar evvel zırhlı araç tasarladık. Yabancıların ürettikleriyle rekabete soktuk. Komutanlar geldi, "Yerliyi de yabancı kadar iyi yaptınız mı?" dedi. "Tabii" dedim. "E madem kendine bu kadar güveniyorsun" dediler, "Gir içine ateş edeceğim!" Girmezsen o iş bitiyor. Yönetici olarak bir çalışanına "Ben girmiyorum sen gir" de diyemezsin. Mecbur giriyorsun. Sana ateş ediyorlar. Anlatabiliyor muyum? İş hayatında hep ateş ediyorlar. Ama sen işini doğru yaparsan, sorun yok.

Sizdeki bu cesaret doğuştan mı?

- Yok canım, o da aşağılana aşağılana oldu. "Bir dahaki sefere, ben bunu yemem" diyerek biraz daha güçlendim, sesim daha gür çıkar oldu. Ve tabii çalışacaksın. Bu en en en önemli kural: Allah’ına kadar çalışacaksın.

Başka?

- Alçakgönüllü olacaksın. İnsanları rahatsız edecek hatta ezecek ölçüde...

O zaman bu, bir taktik?

- Kısmen. Kural dedin, ben sana kendi kurallarımı anlatıyorum. Mesela ben hiçbir zaman bir arabanın arkasına oturmam. Kendi arabamı kendim kullanırım. Ha park etme derdi varsa, şoför yanıma oturur, ben inerim, o park eder. Sonra kendi çantamı kendim taşırım. Taşıtmam.

Zaten bir başkasına çantanı taşıtmak hıyarlık değil mi?

- Ama öyle çok CEO ve üst düzey yönetici var ki bunu yaptıran. Üstelik sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde. Ben yöneticilik oynamam, bunu anlatmaya çalışıyorum.

Peki ilişkileriniz kuvvetli midir? Türkiye’de işler öyle yürür ya, hatırlı dostlar filan...

- Yok bu benim yolum değil. Bir dolu insan, benim kadar çalışmayarak, hiç alçakgönüllü olmayarak, sadece ilişkileriyle, yani network’leriyle iş kotarmış, becermiş olabilir. Ben onlardan değilim.

Sizin yöneticiliğinizin temel özelliği...

- Çalışmak. Hata yapmaktan korkmamak. Ve kitabın yazdıklarına uymak....

Anlamadım, hangi kitap?

- Ben tecrübeye ve piyasada pişmeye çok da itibar etmem. Esas olan alaylı olmak değil, okullu olmaktır benim için. Uzmanlaşmaya, bir konuda derinleşmeye inanırım. Teorik eğitime inanırım. Bir de birlikte çalıştığım insanlara da şunu söylerim: "Üç yıl boyunca ne biliyorsam size öğreteceğim. Ama gözünüzü seveyim üç yıl sonra konularınızı benden daha iyi bilin ve siz bana öğretin..."

İyi bir direnişçiyim, Koç’a saçımı ve sakalımı kestirmeden girdim

Babanız Bernar Nahum olmasaydı, siz Jan Nahum olabilir miydiniz?

- Bu soru, "Kapılar sana baban sayesinde mi açıldı?" ise, babamın Bernar Nahum olmasının işi zorlaştırdığı olurdu. Çünkü babamın şöyle bir kompleksi vardı: "Aman, oğullarımı kayırıyor gibi algılanmayayım." O yüzden bize yüklenirdi, ya da beğenebilme ihtimali olan bir şeyi beğenmezdi...

İltimas sıfır yani...

- Evet. Bir dolu insanın damadı filan Koç Grubu’na genel müdür yardımcısı seviyesinden girmiştir. Abimle ben adım adım uğraştık. Hatta oradaki müdürler arasında şöyle bir sendrom vardı, "Aman Allah’ım! Bu, ortağın oğlu. Çok fazla ilerlerse, üç gün sonra başımıza çıkabilir." İspat etmem zor ama nice müdür, işimin aksaması için uğraşmıştır.

Ama babanız olmasa, belki de Koç’a hiç giremeyecektiniz!

- Ben zaten girmek istemiyordum ki, babam mecbur etti. Bir arkadaşımla tasarım şirketi kuracaktım. Ama babam tutturdu: "Mümkün değil benim oğlum illa Koç Grubu’nda çalışacak!"

Neden?

- Öyle bir bağlılığı vardı.

Eğitim paralarınızı Koç mu ödedi?

- Yok hayır. Sadakat duygusu işte. Bizim hayatımız Koç’tu. Koç konuşulurdu, Koç için yaşanırdı. Üniversiteyi bitirdik, geldik Koç’ta işe girdik. Başka türlüsü düşünülemezdi. Ama pişman mısın dersen, hiç değilim. İyi ki Koç’a girmişim.

Robert Kolej’in bütün bu başarınızdaki payı ne?

- İnanılmaz payı var. Oradaki düşünme biçimi, arkadaşlıklar, saçmalıklar, yaramazlıklar beni anlatamayacağım kadar çok şekillendirdi. O yüzden ben de çocuklarımın eğitimine dikkat ettim. Anglosakson eğitimi derim başka bir şey demem.

Ne öğrendiniz Robert Kolej’de?

- Yanlış yapabilmeyi...

Nasıl yani?

- Yanlış yapmaktan kokmamayı. Koç’a girdiğimde fark ettim ki, herkes yanlış yapmaktan korkuyor. Oysa bu saçma. Tabii ki yanlış yapacaksın. İlaç endüstrisinde 20 bin ilaçtan bir tanesi başarıyor. 19 bin küsur yanlış demek bu. O yüzden pekálá yanlış da yapılır, "Ben bilmiyorum" denebilir.

Peki farklı düşünebilmenizde ailenizin payı?

- Pek yok. Çünkü ailem bana belli kalıplar içinde düşünmeyi öğretti. İngiltere’den saçlar omuzlarımda geldim, sakallarım filan vardı. Koç’taki genel müdür, "Tamam saçını sakalını kes ve hemen bizde çalışmaya başla" dedi. Ben de dedim ki, "Saçımı sakalımı kesmem, Otosan’da da çalışmam. Otosan beni ya böyle kabul eder ya da buradan giderim." Güldü ve şöyle dedi: "İyi ama senin baban kimseyi böyle kabul etmiyor..."

E n’aptınız? Kestiniz mi?

- Yok canım. Ben iyi bir direnişçiyim.

Otomobil dizaynı okumak baba mesleğini devralmak için miydi, yoksa içinizde bu konuda dünyaya meydan okuyacak bir enerji hissettiğiniz için mi?

- B şıkkı. Ben 12 yaşındaydım, yerli yabancı bütün kamyonları bilirdim. Çünkü evimizde konuşulurdu. Bizim hayatımız otomobildi. Ben de, çocuk aklı tabii, "Otomobil tasarlayacağım" dedim, "Niye başkası yapsın? Ben yapacağım!" Abim, motor dizaynı okudu, ben gövde dizaynı.

İki kardeşten sizin adınızı bilmeyen yok ama abinizin adını bilen yok.

- Çünkü ben Türkiye’de kaldım, o dışarıdaydı. Yoksa o 73’lerde, 74’lerde, beş arkadaşıyla birlikte Türkiye’de ilk rotatif motoru dizayn etmiş adamdır. O da en az benim kadar başarılıdır.

Sizin için hayattaki en önemli şey başarılı olmak ve çalışmak mıdır?

- Hayır ama verilen görevi iyi yapmak önemlidir. Ben bana ne görev verilirse verilsin dört dörtlük yaparım. Ama tabii bu benim baş belası olmadığım anlamına gelmez.

Nasıl yani?

- Bana görev verenler, genellikle beni fazla tanımaz. "Çok çalışkanmış ve başarılıymış" gibi şeyler duyarlar, beni o göreve atarlar. Nasıl bir karambole yol açabileceğimi kestiremeden. Mesela Otokar’da ne yaptığımı bilmeden, Tofaş’a götürdüler. Sadece Suna (Kıraç) Hanım dedi ki, "Gözünü seveyim, bu bizim iyi bir şirketimiz. Ortaklarla da aramız iyi. Ne olur aramızı bozma." 15 gün sonra Fiat’tan yazı geldi, "Bu adam ortaklığı bozdu" diye. Benim kendi metotlarım var, ne yapmam gerektiğine bakıyorum, kararımı veriyorum ve ona göre ilerliyorum. Ama başarılı oluyorum.

Hep başarıdan söz ediyorsunuz. Çocukların sizce, sürekli başarmaya mahkûm yetiştirilmesi, sağlıklı bir şey mi?

- Mahkûm etmek kötü ama yönlendirmek önemli. Hepimizin bu dünyaya bir borcu var. Bu dünyaya sadece eğlenmeye, gülmeye gelmedik. Biraz da bu rahatlığımızı ödememiz gerekiyor çünkü sefalet içinde olanlar da var. Yani dalga geçme hakkımız yok. Hele parası pulu olanların, rahatı yerinde olanların çalışma ve başarılı olma mecburiyeti var. Aksini kabul etmiyorum ben. Ama bunun için illa bir ofise gitmek gerekmiyor. Eşim bir okulun vakfında yönetici, babamın okulunun yönetimini de yapıyor, üç oğlumuzun eğitiminden de sorumlu. Neredeyse benim kadar ağır çalışıyor. Ve şöyle bir ideali var: "Hangi sosyal sınıftan olduğu hiç mühim değil, etrafımızda okumak isteyen kim varsa okuyacak!" Hepsini üniversite mezunu yapmak için uğraşıyor. Buna ek olarak Bangladeş’te, Brezilya’da, Afrika’da 12 çocuk okutuyor.

Bu kadar çok çalışan bir adamın ailesiyle bir şeyler paylaşabilmek ve mutlu olabilmek gibi bir ihtimali var mı?

- Var valla. Hani insanın sevdiği ama dalga da geçtiği berbat arkadaşları vardır ya, oğullarım için biraz öyleyim. Bu da hoşuma gidiyor. Karıma gelince, çocuklar büyürken çok yardım ettim, devamlı taşıdım, yedirdim, altlarını değiştirdim. Şimdi durum şu: Cumartesi bulaşıkları ben yıkıyorum. Öğlenleri annem de gelir, hep birlikte yemek yeriz, masayı da ben toplarım. Oğullarım, "Otomotivin duayenine bakın" diye alay eder. Buna rağmen, keşke aileme daha fazla vakit ayırabilsem diyorum. Çünkü biliyorum bu zamanlar geri gelmeyecek, oğullarım yakında çalışmaya başlayacaklar, evlenecekler ve evden tamamen uçacaklar...

Evde en çok konuşan siz misiniz?

- Yok hayır, ben evde susuyorum. Zaten konuşunca, herkes kaçıyor, "Bu yine yıldızlardan ve astronomiden söz etmeye başladı!" diyorlar. Ama eşim maşallah, Binbir Gece Masalları gibi konuşur.

İyi bir dinleyici misiniz?

- Yok değilim. Dinlermiş gibi yaparım ama...

Bir insanın size derdini kaç dakikada anlatması gerekir?

- Üç dakika. Yoksa inanılmaz sıkılıyorum. İnsan bir meseleyi kısa anlatabilmeli. Ne var ki, ben bunu hiç beceremiyorum. Sonsuza kadar konuşurum.

En sevdiğiniz özelliğiniz?

- Sınırları zorlarım. Beni tanımlayan şey bu. Kendi sınırlarımı da zorlarım. Bu yüzden de insanları şoke ederim: Çok yorgun da olsam, beş dakika uyur, sonra tekrar beş saat çalışırım...

Şöyle bir görüş var: "İnsan gece yarılarına kadar çalışıyorsa bir yerde hata yapıyordur ya da işi delege edemiyordur! İş dediğin de 6-9 arası bitmelidir, hayat da sadece çalışmak değildir."

- Böyle diyen herkes yanılıyor. Ya da işi başkasına yaptırıyor. Kendi katma değerlerini koymuyor. Sadece yöneticilik oynuyor. Ben o insanlardan değilim.

E peki, n’olacak bu işin sonu?

- Bilmem, erken öleceğim galiba!

Formula 1'i Türkiye'ye getiren adam benim


Dünyada Formula 1'i olan ve olmayan ülkeler diye bir ayrım var. Formula 1'in Türkiye için muazzam bir önemi var. Ben eminim sırf bu yüzden, bu ülkeye pek çok yatırım gelecektir.

Ama toplumun F1'e ilgisinin artması gerekiyor. O yüzden biz Formula 1 öncesi, 25'i akşamı, F1 partisi yapıyoruz. Yurt dışından ve yurt içinden pek çok tanımış sima, o geceye katılıyor. Bu arada Arzu Kaprol da, Formula 1'in bazı kıyafetleri dizyan ediyor. Tasarladığı kıyafetlerde nano teknoloji kullanıyor. Akıllı tekstil diyoruz biz buna. Giysiler leke tutmuyor, yağı ve suyu itiyor, vücuttaki teri 6 kat hızla dışarı atıyor.

Sizi uyarmıştım, dün başlayan Jan Naum röportajı bugün de devam ediyor.

İnsanın sizi ikna edebilmesi için, tavlayabilmesi için nereden konuşmaya girmesi gerekiyor? Sümer tabletleri, eski medeniyetiler, astronomi, arkeoloji, maket gemiler, iskeleler...

- Evet, bunlar beni büyülüyor. Ama dikkatimi çekmek için, yeni bir şey söylemek de yeterli. Ya da bildiğimiz bir şeyi farklı bir şekilde söylemek. Geçen gün de bir yerde bir cümle okudum mesela, çok hoşuma gitti: "When is the last time, you did something for the first time?" Çok hoş değil mi: "En son ne zaman bir ilki gerçekleştirdiniz?" Belki de bu yüzden Formula'ya sponsor oluyoruz, Everest'e adam yolluyoruz. Biz yeni şeyler yapmaya ve öncü olmaya gayret ediyoruz.

Petrol Ofisi eskimiş bir markaydı da, onu gençleştirmek için mi böyle bir şeye kalkıştınız?

- Öyle de denilebilir. Formula 1 deyince aklımıza ne geliyor? Genç, teknolojide ileri, süratli, popüler, etkin, güçlü, hayranlık uyandıran. Biz kendi markamızı da böyle konumlandırmak istiyoruz. Bugün dünyada bir enerji oyunu var ve çok politik oyun. Biz bu enerji oyununun adını koyan şirket olmak istiyoruz. Evet, çok iddialıyız. Ve esas olanın, hayatta sınırları zorlamak olduğuna inanıyoruz. O yüzden gittim Formula 1'i getirdim. Çünkü Formula 1 bunu yapıyor.

Siz getirdiniz yani?

- Tabii. Formula 1'i Türkiye'ye getiren adam benim.

Bir de takım kurdunuz. Peki buna niye ihtiyaç duydunuz?

- Bizzat yaşamak istedik. Sadece sponsor olmak kesmedi. Formula 1 artık bizim parçamız. Yağ üretimimizi de başka türlü şekillendiriyoruz. Yakında bu yarış pistlerine, Petrol Ofisi'nin yağları girmeye başlayacak. Bu sıkı bir teknolojik aşamadır. Bu yağları yaparken gaza geldik, Ortadoğu'nun en büyük yağ araştırma merkezini kurmaya da karar verdik.

Müthiş bir ticari faaliyet olması bir tarafa, sizin şahsi Formula 1 manyaklığınızın da, bütün bunlarda etkisi var değil mi?

- Vardır. Gelmiş geçmiş bütün pilotları say desen, sayamam belki ama çok severim. Eski yarışçılardanım. Pek çok erkek gibi ben de Schumaher olmayı hayal ederdim.

OTOMOBİLLER GAY'LEŞMİYOR

Otomobil dizayn eğitimi almış biri olarak, bir otomobilin ilk neresine bakarsınız?

- Ön üç çeyrek, arka üç çeyrek, yan, tam ön ve tam arka. Ama otomobil alan herkes farkında olmadan aynı şeyi yapar.

Sonra mı teknolojisi, gücü, motoru, filan gelir?

- Tabii, tabii...

Sizce otomobil, maskülen mi feminen midir?

- Dünyanın en maskülen oyuncağıdır. Ama içi feminen tasarlanmış araçlar, tüketicinin daha fazla beğenisi kazanıyor. Daha rahat ve soft çünkü. Mesela Renault'ların içleri Fiat'a göre çok daha sıcak.

Dünyanın maskülen oyuncağı, neden son zamanlarda feminenleşmeye başladı? Otomobiller gay'leşiyor mi?

- Hayır. Bir dönem organik şekiller vardı, sanki öyle bir hava yaratıldı ama otomobiller gay'leşmiyor. Tam tersine, maço olmaya doğru ilerliyorlar.

O zaman neden popoları öyle Jennifer Lopez gibi kalkıyor? Gözler Audrey Hepburn gibi bakıyor?

- Valla, güzel gözlü erkekler de var yeryüzünde. Sonra siyah adamların popoları da yukarıda. Aksine büyük jantlar, kalın geniş lastikler, güçlü motor, geniş aks ve yere yakın araçlar... Otomobil her zaman maskülin...

Peki sizin favori oyuncağınız? Bütün zamanların en bayıldığınız otomobili?

- Ferrari! Ferrari, bana sorsan şudur: İnsanın özel jetine, jean ve lastik ayakkabıyla girmesi. Kendi arabasını bir başkasına kullandırtan Ferrari almaz. Ferrari'n varsa, o arabayı bir şoförün kullanması salakça...

Başka favori otomobil...

- Aston Martin. O işte kedi görünümlü bir araba.

Peki Mercedes, BMV gibi dünyalı araçlar?

- Mercedes tam bir statü sembolü, benim için araba tutkusu olmayan insanların otomobili. Mercedes'e binmek, "Benim param var, bak Rolex takıyorum" demek gibi bir şey. Ama BMW başka, beğeniyorum.

Jip?

- 4x4 Land Rover. Bence of road'daki an sıkı araç.

Hummer?

- Oooo. Güç ve iktidarı temsil ediyor. Müthiş estetik buluyorum. Ve vahşi. Bence sıkı bir araç. Özellikle ormanda kullanmak harika. Ama onunla gece kulübüne gitmek... Hava atmaktan başka bir anlama gelmiyor... Gülünç!

HERHALDE BİR BİLDİĞİ VARDIR

Dünyanın 6. büyük otomotiv şirketinin, Fiat'ın başkanlarından biriydiniz. İnsan böyle bir başarıya nasıl imza atılıyor: Sadece çok çalışmak ve yaratıcı olmak yetiyor mu?

- Ben Tofaş'ta çalışırken, Fiat'ı feci "chalange" ettim. Hani bazıları,"Suyundan gideyim de, beni terfi ettirsinler" diye düşünür ya. Ben öyle bir adam değilim, tam tersine, iyi olmayan her şeyi yüzlerine vurdum. O kadar bela oldum ki, "Ya herhalde bir bildiği var" diye beni o göreve getirdiler.

Türk olduğumuz için komplekse kapılmamız mı gerekiyor?

- Ne münasebet. Benim eğitimim, birlikte çalıştığım yabancıların yüzde 99'unun eğitiminden daha iyiydi. Ve ben bunu eğitimi burada, Türkiye'de aldım.

Peki yabancılarla çalışmak daha mı kolaydır?

- Hayır. Yabancılar daha katıdır. Ve onların zihinsel bloklarını aşmak zordur. Kafalarının bir yerinde senin üçüncü dünya ülkesinden geldiğin fikri her zaman vardır. Türk olduğun için entelektüel olarak onlarla aynı seviyede olmanı beklemiyorlar. Dolayısıyla, senin kendini hep kanıtlaman gerekiyor. Fakat şurası da gerçek: Genel olarak bizden daha eğitimliler. Fiat'taki yönetimin kurulunun bilgi seviyesi, kusura bakmasınlar ama burada karşılaştığım yönetim kurulu seviyelerinden kat kat yüksekti.

Ağaçlar çığlık atar mı?

Bodrum'da son yılların ebüyük faciası yaşandı, yüzlerce hektar ormanlık alan kül oldu. Sadece ağaçlar değil, o ormanda yaşayan tüm canlılar, sincaplar, böcekler, arılar, topraktaki solucanlar, hepsi yok oldu. Yakında yağmurlarla birlikte o topraklarda erozyon, su baskını gibi problemler olacaktır. Benim merak ettiğim , canlı canlı yanan ağaçların da insanlar, hayvanlar gibi son dakikalarında çığlık atıp atmadığı.
Atıyorsa da bunu acaba "Ankara" duyuyor mudur, kimbilir...

Yazık oldu...
Kül oldu...